Uzun süre tek yolun çok çalışmak olduğuna inandım. Hep iterek, hep daha fazlasını yaparak yaşıyordum. Yaptığım her işe %200'ümü verirdim ve bu bana bir kariyer getirdi.
Sonra bedenim başka bir şey istemeye başladı. Ben de ona işime yaklaştığım gibi yaklaştım. Sağlıklı yaşama niyet ettim: diyetler, takviyeler, protokoller, o dönem "iyi" sayılan ne varsa. Hepsine yine %200'ümü verdim. Ve bu yolda gerçekten yoruldum.
Hayatımın diğer alanlarında işe yarayan o "sürekli yapma" hali, iş sağlığıma gelince işe yaramadı. Tersine, beni bedenimden daha da kopardı.
Bunu da yaparsam iyileşirim
İlk görüşmelerde bu cümleyi farklı kelimelerle çok sık duyuyorum: "Şunu yapmam lazım." "Ay şimdi onu da yapmam lazım, öbürünü de yapmam lazım." Sağlıklı olmak, yapılacaklar listesine eklenen yeni bir madde oluyor. Ve liste hiç bitmiyor.
Arkasında çoğu zaman tek bir inanç var: her şeyi tam yaparsam iyileşirim. Bir görüşmede biri bunu bana şöyle söylemişti: "E tabi yani sonuçta yüzde yüz yapmış olsam muhtemelen bu sorunları yaşamayacağım." Yani sorun hiçbir zaman yöntemde değil, hep bizim eksikliğimizde.
Kusursuz bir tabak bile yetmeyebilir
Ayurveda'nın klasik metinlerinde, hastalığın sebeplerini sayan bir dize var. İkinci satırı şöyle der: hitepi ratam aahaare. Yani sağlıklı yemeğe kendini adamış birine de hastalık gelebilir. Ben bu dizeyi her okuduğumda aynı şeyi duyuyorum: çok sağlıklı, kendine uygun beslenen biri de hastalanabilir, çünkü hastalık sadece tabaktan gelmez.
Bu, kusursuz bir düzen arayan herkes için önemli bir cümle. Her şeyi doğru yapmak, iyi olmanın tek şartı değil. Bazen eksik olan şey tabakta değil, o tabağa nasıl yaklaştığımızda.
Yapmak ile olmak arasında
Ayurveda zihnin üç niteliğinden söz eder: sattva, rajas ve tamas. Ben bugün ilk ikisine bakmak istiyorum. Rajas hareketin, yapmanın, ileri itmenin niteliğidir. Sattva ise berraklığın, dinginliğin, olma halinin.
Rajas kötü bir şey değil. Motorun çalışması için rajasa ihtiyacın var. Gece uyuyabilmen için, tuvalete çıkabilmen için de tamasa ihtiyacın var. Ama hep gaza basarak yol alamazsın. Ayağın gazdan hiç kalkmazsa bir gün motoru yakarsın. Mükemmeliyetçilik tam olarak bu: her şey yapılacak bir işe dönüşüyor, sağlık da. Sabah rutini bir görev, yemek bir sınav, dinlenmek bile hak edilmesi gereken bir ödül. Zihin hep daha fazlasını istiyor; daha çok bilgi, daha çok yöntem, daha sıkı bir düzen. Beden ise bunu sürekli tetikte olmak diye okuyor.

Bir danışanım kendine yağ masajı yapmaya başladığında tam da bunu yaşamıştı. Bana aynen şöyle aktardı: "Başta onu da bir strese dönüştürdüm. Her gün 'bugün de yapamadım' diye düşünüyordum." Bedenine iyi gelsin diye başladığı şey, kısa sürede listedeki bir maddeye dönüşmüştü. Sonra yağlamayı bir görev olarak değil, kendine ayırdığı bir an olarak yaşamaya başladı. Kaçırdığı günleri saymayı bıraktı. Birkaç hafta sonra bana şöyle dedi: "Yağlamak beni his olarak tamamen değiştirdi. Bu düzeni hayatıma oturtmak beni çok mutlu ediyor."

Neden hep böyle yaklaşıyoruz?
Çoğumuz böyle büyüdük. Çalışırsan olur, yeterince istersen olur. Olmuyorsa yeterince çalışmamışsındır. Bu inanç belki bize iyi bir kariyer, iyi bir hayat getirdi; bir yere kadar işe de yaradı. O yüzden aynı stratejiyi sağlığımıza da uygulamamız çok doğal.
Ama Ayurveda'ya göre bir kişinin ilacı, diğerinin zehiri olabilir. Standart tavsiyeler çoğu zaman seni kapsamaz, çünkü doğanın biricikliğini göz ardı eder. Mükemmel bir liste, ancak herkes için tek bir doğru olsaydı işe yarardı.
Motoru yakmadan yol almak
%200 kulağa süper geliyor. Ama sürdürülebilir değil, bir noktada motoru yakmana sebep oluyor. Bu mantıkla yaklaşan biri hayatındaki küçük adımların gücünü göremiyor; küçük olan her şey ona yetersiz geliyor. Oysa asıl dönüştürücü olan küçük adımlar. Her gün "1 her zaman sıfırdan büyüktür" diyen, sinir sistemini güçlendiren adımlar.
Aylin'le çalışmaya başladığımızda o da yorulmuştu. Bana şöyle yazmıştı:
Uzun süren kısıtlayıcı diyetlerim beni strese sokuyordu. Sürdürülebilir gelmiyordu. Bir şeyleri eksik yaparsam iyileşemeyeceğim kaygısı ve korkusu vardı. Bu duygu beni çok yoruyordu. Çabamı görmeyip eksikliklere odaklanıyordum. Kendimi kırbaçlamadan, güven duygusuyla ilerlemek istiyordum.
Onun yolunu açan da bu küçük cümle oldu:
Yetersizlik ve sıkışmışlık duygusundan kurtulmamı sağlayan '1 her zaman sıfırdan büyüktür' anlayışı oldu. Her şeyi kuralına göre yaptım mı sorgusundan beni kurtaran, kısacası bende bir aydınlanma yaratan rehber söz… Yapma halini bırakıp olma haline, akışa izin vermek beni ve sinir sistemimi çok dönüştürdü. Ne yediğimden çok nasıl hissettiğim sağlığımı belirliyormuş.
Peki sen sağlığına nasıl yaklaşıyorsun?
Belki asıl soru şu: Bedenin ne kadar süredir hayatta kalma modunda? En son ne zaman gerçekten dinlendin? Sosyal medyada gezinerek ya da dizi izleyerek kendini uyuşturduğun zamanlardan bahsetmiyorum. En son ne zaman sağlığına "yapmam lazım" diyerek değil, olma haliyle, şefkatle ve sevgiyle yaklaştın?
Bu soru artık her gün kendime sormayı hatırlattığım bir soru. Çünkü otopilota girdiğimde bedenim hala eskiden güvende bulduğu yere koşuyor: hep yapmaya, hep yetişmeye. Fark ettiğim an duruyorum ve soruyorum: şu an yapıyor muyum, yoksa oluyor muyum? Ve bu, zamanla azalıyor. Her duruşta bedenim yeni bir güvenli yer öğreniyor.
Yapılacaklar listemin arasında, en son ne zaman sadece kendim oldum?

