Blog · Sinir Sistemi

Dinlenince Neden Suçlu Hissediyorum?

Pazar öğleden sonrası. Bütün hafta koşturdun, sonunda kanepeye oturdun. Daha beş dakika olmadan içinden bir ses yükseliyor: Çamaşırlar duruyor. O mail cevap bekliyor. Bu saatte oturulur mu?

Kalkıyorsun. Ya da oturmaya devam ediyorsun ama o ses gitmiyor. Aslında dinlenmiyorsun, sadece hareketsiz duruyorsun ve kendini suçluyorsun.

Bu ses nereden geliyor? Bence hepimizin ezbere bildiği üç cümleden. Çalışan kazanır. İşleyen demir ışıldar. Boş duranı Allah sevmez.

Dinlenmek bir ödül müydü?

Küçüklüğümüzden beri bize "iyi" olmanın aslında "başarılı" olmakla eşdeğer olduğu öğretildi. Ve biz ne yaptık? Durdurulamaz bir hızla çalıştık. Meşgul olmanın, başarılı olmanın bir göstergesi olduğuna inandık. Çünkü boş durmak zayıflıktı. Çünkü yavaşlamak geride kalmaktı.

Dinlenmek mi? Ödüldü. Hak edilmesi gereken bir ödül. Sanki o anı gerçekten hak etmek gerekiyormuş gibi. Ve yıllar sonra bile o fısıltı hiç susmuyor: "Yavaşlarsam… Dinlenirsem… Kaybederim."

Bir danışanım seansta bu hissi tek cümlede anlatmıştı: "hani hep böyle söylenen şeyleri yapmak üzerine kurulu bir hayatım olduğu için ödevini yapmamış gibi."

Ben de duramamayı başarı sanıyordum

Uzun süre dışarıdan her şey yolunda görünüyordu. Dünyaca ünlü global şirketlerde pazarlama müdürüydüm ve işimi severek yapıyordum. Yorgunluğumu hırsıma bağlıyordum. Anksiyetemi azimli olmama. Duramamamı başarılı olmanın şartına. Ve hepsi normaldi.

Durmaya çalıştığım anlar da oluyordu. Ama durduğum anda aklıma beş bin tane yapılacak şey geliyordu. O beş bin şeyin arasında durduğumu bile anlamıyordum. Bir süre sonra da huzursuzlukla geri kalkıyordum.

Battaniyenin altında kanepede uzanmış, pencereden dışarı bakan bir kadın

Ta ki bedenim başka bir şey isteyene kadar. Önce usulca, sonra gitgide daha yüksek sesle. Kansızlık, kabızlık, boğaz reflüsü, ağrılı menstrüasyon, anksiyete, kronik yorgunluk, düşük bağışıklık. Hepsi bedenimin yaktığı ikaz ışıklarıydı, ama ben görmezden geldim.

Dinlenmeyi bile bir göreve çevirmek

Bence asıl tuzak bir basamak ötede. Yorulduğumuzu fark ettiğimizde bile durmuyoruz, dinlenmeyi de listeye ekliyoruz. Bir kadın bunu bana şöyle anlatmıştı: "Müthiş bir disiplinle kendime yatırım yapmaya çalışıyorum. O yorgunlukla akşam yoga yapıyorum mesela."

Yoga, meditasyon, nefes, uyku takibi. Hepsi güzel şeyler. Ama yorgun bir bedene "bunu da yapmalısın" diye sunulduğunda dinlenme olmaktan çıkıp bir görev daha oluyor. Beden hala aynı yerde: yetişmeye çalışıyor.

Kapanmayan yangın alarmı

Bedenimizin bir yangın alarmı var. Tehlike anında kalbi hızlandıran, nefesi sıklaştıran, bütün enerjiyi kaçmaya ya da savaşmaya yönlendiren sistem bu: sempatik sinir sistemi. Bir de onun tam karşısında, alarm susunca devreye giren bir sistem var. Sindirimin, onarımın, uykunun ve dinlenmenin sistemi: parasempatik sinir sistemi.

Alarm kısa süreler için yapılmıştır. Tehlike geçer, alarm susar, beden onarıma döner. Ayurveda'da bu hız vata'nın alanıdır. Vata bedendeki hava ve hareket, hızın ve ritmin kendisi.

Peki o alarm hiç kapanmazsa? İlk başta bu iyi bile hissettirir: daha üretkensindir, her şeye yetişirsin. Ama alarm uzun süre açık kalınca beden yavaş çalışan stres hormonu kortizola yaslanmaya başlar. Zamanla bu yük yorgunluk, bulanık bir zihin, bozulan uyku ve sindirim olarak geri döner. Benim bir türlü duramamam da buydu aslında. Yangın alarmım hala çalıyordu ve alarm çalarken beden durmayı güvenli bulmaz.

Bunun bedende nasıl göründüğünü çoğumuz biliyoruz. Geçmeyen yorgunluk, hazımsızlık ve şişkinlik, baş ağrıları, uykusuzluk, ritmini kaybeden hormonlar, strese bağlı cilt sorunları, bir türlü bitmeyen hastalık döngüleri.

Dinlenmek bu yüzden hak edilmesi gereken bir ödül olamaz. Tembellik diye öğrendiğimiz şey, alarmın susup bedenin onarıma dönebildiği tek an.

Doğaya bakınca bu daha da net görünüyor. Bir ağacın daha hızlı büyümek için çabaladığını gördün mü? Ya da bir nehrin "daha çok akmalıyım" diye kendini zorladığını? Bir ağacın dalı daha hızlı büyümek için çırpınmaz. Sadece ışığı takip eder, köklerini derinleştirir ve büyür. Doğa olmanın gücünü bilir. Senin doğan da tam olarak böyle işliyor. Şifalanmak için "yapmak" değil "olmak" gerekiyor. Olmanın birinci koşulu da dinlenmeye izin vermek.

Sisli bir ormanın üstünde ışığa uzanan ince bir ağacın dalları

Neden bu kadar zor geliyor?

Çünkü çoğumuz bunu seçmedik, öğrendik. "Boş duranı Allah sevmez" diyenler kötü niyetli değildi, belki onlara da böyle öğretilmişti. Ama o cümleyi duyan çocuk, durmanın tehlikeli olduğunu öğrendi. O yüzden bugün oturduğumuz an içimizde bir alarm çalıyor.

Belki o suçluluk, yanlış bir şey yaptığının işareti değil. Belki sadece çok eski bir cümlenin sesi.

Peki boş duranı gerçekten Allah sevmez mi?

Ben de yıllarca duramamayı başarının şartı sandım. Ta ki bedenim bana bunun bir bedeli olduğunu gösterene kadar.

Belki asıl soru şu: Son dinlendiğinde içinden ne geçti? O suçluluk kimin sesiyle konuşuyordu? Dinlenmek için neyi hak etmen gerektiğini sana kim söyledi?

Dinlenmeyi ne zaman hak edilmesi gereken bir şeye çevirdim?

Paylaş