Hepimizin başına gelmiştir. Süt ocakta, sen de başında bekliyorsun. Sonra telefon çalıyor, bir saniyeliğine arkanı dönüyorsun. Döndüğünde süt ocağın her yerinde. Ve ilk söylediğimiz şey hep aynıdır: bir anda taştı.
Oysa süt bir anda taşmadı. Önce ısındı, sonra kenarlarında küçük kabarcıklar belirdi, sonra yüzeyi titredi, sonra kabardı. Bütün bunlar oradaydı. Biz sadece o sırada bakmıyorduk.
Bedenimizle de böyle yaşıyoruz. Çoğu kişi hastalıkların bir anda ortaya çıktığını sanar. Öyle sanıyorsan, fısıltıları duyamamışsın demektir. Beden önce fısıldar, sonra bağırır. Ve bedeninin aslında bir kullanma kılavuzu da var. Okuma şansın oldu mu?

Ayurveda'ya göre bir rahatsızlık altı seviyede ilerler. Ve biz çoğu zaman doktora gittiğimizde en az dördüncü seviyeye, çoğunlukla beşinci ya da altıncı seviyeye ulaşmış oluruz. Biri bize "nasılsın, sağlığın yerinde mi" diye sorduğunda "çok şükür iyiyim" deriz; gripsek, nezlesek "şifayı kaptım" deriz. Sanki iyi olmakla hasta olmak arasında hiçbir yer yokmuş gibi. Ama Ayurveda'da hastalık bundan çok daha önce başlar ve aradaki yolun her adımının bir adı vardır.
Klasik metinlerde bu altı seviyeye shat kriya kala denir. Shat altı, kriya müdahale, kala zaman demek; kelimesi kelimesine "müdahale için altı zaman". İsmin kendisi aslında her şeyi söylüyor: her seviye, araya girebileceğimiz bir an. Ben bu altı seviyeyi tam da o ocaktaki süte benzeterek anlatmayı seviyorum.
İlk seviye sanchaya, yani birikim. Süt kabın ağzına kadar gelmiş ama taşmamış. Ocağı tam o an kapatırsan sütünü içersin, kimse bir şey olduğunu anlamaz. Bedende de doşalardan biri artmıştır ama kendi yerinde durur. Doşa, bedenimizdeki beş elementten baskın olan ikisinin bir araya gelmesine verilen isim; Ayurveda üç doşadan söz eder: vata, pitta ve kapha. Ortada bir hastalık yoktur, sadece küçük, dağınık belirtiler vardır. Hiçbir tahlil bunu göstermez, kimse buna bir isim vermez. Benim en çok altını çizdiğim şey de bu: birikim seviyesinde dengelemek en kolay, fark etmek ise en zor olandır.
Ocak açık kalırsa ikinci seviyeye geçeriz: prakopa, alevlenme. Süt henüz taşmadı ama kabın dibine yapışmaya, hafiften yanık kokmaya başladı. Doşa hala yerindedir ama artık huzursuzdur ve rahatsız etmeye başlar.
Sonra prasara gelir, taşma. Süt kabın kenarından aşar; önce ocak kirlenir, sonra tezgah. Doşa da kendi yerinden taşar ve bedenin kanalları boyunca dolaşmaya başlar. Bu ilk üç seviye hepimizin tanıdığı, aslında hep yaşadığımız şeylerdir: cildin kuruması, kulağın arada çınlaması, arada gelen bir baş ağrısı, tırnağın çabuk kırılması, diş etlerinin çabuk kanaması. Hayatın içinde önemsemeden geçtiğimiz şeyler.
Dördüncü seviye sthana samshraya, yerleşme. Süt artık ocaktan aşağı akıyor ve ilk damla ayağına düşüyor. O an ayağını çekersen küçük bir kızarıklıkla kurtulursun. Taşan doşa da bedende rastgele bir yere gitmez. Güçlü, sağlıklı dokulara dokunmaz; en zayıf yeri bulur ve oraya yerleşir. Kimisinde bu bağırsaklardır, kimisinde eklemler, kimisinde uyku.
Beşinci seviye vyakti, açığa çıkma. Ayağını çekmedin, süt dökülmeye devam etti; artık gerçek bir yanık var, acıyor, görünüyor. Bedende de sorun açığa çıkmıştır ve çoğumuz doktorun kapısını bu civarda çalarız. Altıncı seviye ise bheda, komplikasyon. "Ben güçlüyüm, idare ederim" deyip ocağın başında kalmaya devam edersen yanık derinleşir, yara açılır. Sorun dallanır ve yeni sorunlar doğurur.
fısıltı
- Sanchaya(Birikim)Süt yükseliyor ama henüz taşmadı
- Prakopa(Alevlenme)Süt dibe tuttu, yanık kokuyor
- Prasara(Taşma)Süt taştı, ocağa yayıldı
bağırış
- Sthana samshraya(Yerleşme)Taşan süt ayağına damladı
- Vyakti(Açığa çıkma)Ayağında yanık belirdiçoğumuz doktora burada gideriz
- Bheda(Komplikasyon)Yanık yaraya dönüştü
Peki taşan süt neden birinin bağırsağına, ötekinin eklemine, bir başkasının uykusuna damlıyor? Ben bunu bir yaşam ağacına benzetmeyi çok seviyorum. Her ağacın dalları, meyvesi, sevdiği iklim ve toprağı farklıdır. Köklerin ne kadar sağlamsa o kadar dengede kalırsın. Ama rüzgarı (stresi), kuraklığı (yanlış beslenmeyi), fırtınayı (yoğun tempoyu) fark etmezsen dalların kırılır. Ve her ağacın ilk kırılan dalı başkadır. Hangi dalın kırılacağını önce doğan belirler, sonra aileden getirdiğin yatkınlıklar. Bu ikisinin evlendiği yer senin zayıf yerindir. Seviyelerin hangi yöne ilerleyeceğini ise yaptığımız seçimler ve yaşamın kendisi belirler. İşte doğanı bilmek, kendi yaşam ağacının nasıl büyüdüğünü ve nasıl güçlenebileceğini öğrenmektir.
Doğanı bilmek dediğimde bahsettiğim şey ne? Kendimden örnek vereyim. Soğuk, kuru, hafif, hareketli ve keskin özelliklere sahip bir doğam var. Yorulmaya ya da kaliteli besin almamaya toleransım oldukça düşük. Yani bir gün hep birlikte ıssız bir adaya düşersek, ilk gidenlerden biri olabilirim.
Kendime bakmadığım dönemlerde benim ağacım hep aynı yoldan ilerler. İlk fısıltı cildimden gelir; kuruluk önce orada kendini gösterir. Fiziksel ve zihinsel enerjim düşer, zihnim de kurumaya başlar, ilham ve berraklık kaybolur. Kilo değişmese de solan yüzüm ve düşük enerjim fark edilir hale gelir. Duymazsam fısıltı zihnime geçer. Zihnim dağınıklaşır, büyük resmi göremez olurum, küçük detaylarda kaybolurum. Kaygım artar, tükenmişlik kapıda bekler. Bu nokta benim için köprüden önceki son çıkıştır. Oradan da geçersem bedenim gerçekten zayıflamaya başlar: bağışıklığım düşer, bağırsak floram bozulur, emilim sorunları kan değerlerime yansır. Ve sonunda beden bağırır. Kabızlık, mide yanması, hayatta ilerleyememe hissi. Anksiyetem her şeye öfkelenmeye evrilir, döngüm ve hormon dengem bozulur. Sonraki seviyeleri çok şükür deneyimlemedim.
Bunu bildiğim için de kendime ekstra özen gösteriyorum. Cildimde ilk kuruluğu gördüğümde ne olduğunu biliyorum: o benim kabın ağzına kadar gelmiş sütüm.
Ama asıl soru şu: madem beden bu kadar erken fısıldıyor, biz neden duymuyoruz?
Aslında o fısıltıları duyuyoruz. Sorun duymamak değil. Normalleştiriyoruz. "Olsun, ne olacak sanki" diyoruz. Yorgunluğa alışıyoruz. Şişkinliğe alışıyoruz. Adetten önceki o üç güne alışıyoruz. Uykudan yorgun uyanmaya alışıyoruz. Ve her alıştığımızda "normal" dediğimiz çizgi bir tık yukarı kayıyor. Beden hep aynı sesle konuşuyor aslında. Değişen bedenin sesi değil, bizim eşiğimiz.
Bir de geçiştirdiklerimiz var. Mesela bir gün aklımız bir konudan ötekine atlıyor, bir türlü toparlanamıyoruz. O zaman içimizdeki hareket artmış demektir; kendimizi nasıl köklendirebiliriz, ona bakabiliriz. Ama o anı geçiştirirsek, geçiştirerek bertaraf ettiğimizi düşündüğümüz şey aslında geçmez. Hayatımızın başka bir alanında ilerlemeye devam eder; sadece bizim gördüğümüz yerden çekilmiş olur. Ocağın altını kısmadan kapağı kapatmak gibi. O yüzden "bir anda çıktı" dediğimiz şeyler çoğu zaman yıllardır oradaydı. Biz onları sayılacak bir şey olarak görmüyorduk sadece.
Ayurveda'ya göre sağlıklı olmamak bu yüzden kötü bir şey değil. Her semptom bir fısıltıdır ve onu duyabilene bir lütuftur. O çizgiyi geri indirmek için daha fazla kurala, daha uzun eleme listelerine, daha çok disipline ihtiyacın yok. Kendini biraz daha yakından tanımaya ihtiyacın var. Çünkü kendi doğanı bilmek, bedenini kontrol etmek değil; onu duyabilecek kadar yakınında durabilmek. Tıpkı ocaktaki sütün başında durmak gibi.
Kendi doğanı anlamak, kılavuzunu öğrenmek, düşmeden önce fark etmek demek.

